Ürgüp'e herkes gibi ben de peri bacalarının güzelliği ile büyülenmek,şarabının tadı ile mest olmak için gitmiştim.Gece 12 de Ankara'da binilen otobüsten,uykusuz süren 5 saatlik bir yolculuktan sonra nihayet Ürgüp'teydik.Güneşin doğuşunu izlemek gibi bir düşünce bazılarına romantik gelebilir ama ben kesinlikle o bazılarından değildim,bunu ilk kez,güneşin doğuşunu izlediğim zaman anladım,Sabah ayazında çekilen işkenceden başka bir şey değildi bana göre,üstelik uykusuzluktan kızarmış gözlerimin gördüğü nesneleri,renkleri doğru algıladığından da emin değildim.Sabah uykusundan vazgeçmektense sabaha kadar uyumaktan vazgeçenlerdendim,tabi bunu kimileri gece yaşamını sevmek olarak da adlandırabilir.Ama o manzarada yine de büyülü bir şeyler vardı,insanı çeken,şaşırtan bir şeyler...Güneş yavaş yavaş yükselirken peri bacalarının içi gaz lambaları ile aydınlatılıyormuş gibiydi ve uykusuzluktan kızarmış,esnemekten sulanmış gözlerim bile bu manzara karşısında bir an için etkilendi;sonrasında ise bu kadarının yeterli olduğuna kanaat getirip otobüste sessiz bir karanlığa kapanmışlardı...Sabah sabah kargalar kahvaltısını yapmadan Melendiz Nehri'nde yenilen sıcak simit+beyaz peynir ikilisinden sonra tekrar yola koyulduk...Tura devam ettikçe zihnimde oluşan ilk izlenim şuydu:Bana göre Kapadokya taş ve insanlardan oluşan renksiz bir tabloydu...Evet evet renksiz,çünkü bakışlarınızı nereye çevirirseniz çevirin görebildiğiniz tek manzara sonu yokmuşçasına uzanan kahverengi,yumuşak topraktı ve bu yumuşaklığı bozan,küçük şekilli çıkıntılardı.Ressam bu noktalarda sert fırça darbeleri kullanmış olmalıydı.Ve rüzgar bu tablonun ressamıydı...Ama Kapadokya'nın tek sanatçısı rüzgar değildi,toprağı yumuşatıp,yoğurup işleyen,şekilden şekile sokan;taşları kesip yontan,küçük süs ve takı eşyaları yapan insanlar da vardı...Ve aralarında tatlı bir rekabet...Ve beni en çok etkileyen de farklı türde enerjileri olduğuna inanılan taşları oyan,onları altın ve gümüş gibi değerli madenlerle süsleyerek benim gibi havanın kuru sıcağından,yolların uzunluğundan,taşların tozundan devamlı şikayet eder modda dolaşan turistlerin beğenisine sunan insanlardı...Benim ve benim gibi daha nicelerinin burun kıvırarak baktığı bu mermerden yumurtaları saatlerce bıkmadan oyan,yontan ve nihayetinde bu şekli almasını sağlayan insanlardı...Aradan uzun yıllar geçti ve tekrardan yolum Nevşehir'e hiç düşmedi,elimde kalan tek hatıra o zamanlar dalga geçmek amacıyla 5 dolara satın almış olduğum bir mermer yumurta ve çekmiş olduğum fotoğraflar ve bulanıklaşmış,yarısı kaybolmuş,silinmiş anılarım...İnsan hafızası nankördür ama çok şükür ki fotoğraf makinelerinin yanıldıkları çok az olmuştur...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.