Çarşamba, Şubat 29, 2012


Kar altında bir Ankara ile daha güne merhaba dedik...

 Ağaçlar bile farklılaşıyor,ilk defa bu kadar çok ilgi görmenin haklı sevincini yaşıyorlar...
 Kurumuş yapraklarsa kara inat sımsıkı tutunmaya devam ediyor dallara ve hayata...
Ama karın güzelliğinin çok az kişi farkındaydı,bomboştu parklar,yollar...Bense o soğukta dizine kadar kara gömülmüş halde fotoğraf çeken bir deliydim...

Pazartesi, Şubat 27, 2012


Ürgüp'e herkes gibi ben de peri bacalarının güzelliği ile büyülenmek,şarabının tadı ile mest olmak için gitmiştim.Gece 12 de Ankara'da binilen otobüsten,uykusuz süren 5 saatlik bir yolculuktan sonra nihayet Ürgüp'teydik.Güneşin doğuşunu izlemek gibi bir düşünce bazılarına romantik gelebilir ama ben kesinlikle o bazılarından değildim,bunu ilk kez,güneşin doğuşunu izlediğim zaman anladım,Sabah ayazında çekilen işkenceden başka bir şey değildi bana göre,üstelik uykusuzluktan kızarmış gözlerimin gördüğü nesneleri,renkleri doğru algıladığından da emin değildim.Sabah uykusundan vazgeçmektense sabaha kadar uyumaktan vazgeçenlerdendim,tabi bunu kimileri gece yaşamını sevmek olarak da adlandırabilir.Ama o manzarada yine de büyülü bir şeyler  vardı,insanı çeken,şaşırtan bir şeyler...Güneş yavaş yavaş yükselirken peri bacalarının içi gaz lambaları ile aydınlatılıyormuş gibiydi ve uykusuzluktan kızarmış,esnemekten sulanmış gözlerim bile bu manzara karşısında bir an için etkilendi;sonrasında ise bu kadarının yeterli olduğuna kanaat getirip otobüste sessiz bir karanlığa kapanmışlardı...Sabah sabah kargalar kahvaltısını yapmadan Melendiz Nehri'nde yenilen sıcak simit+beyaz peynir ikilisinden sonra tekrar yola koyulduk...Tura devam ettikçe zihnimde oluşan ilk izlenim şuydu:Bana göre Kapadokya  taş ve insanlardan oluşan renksiz bir tabloydu...Evet evet renksiz,çünkü bakışlarınızı nereye çevirirseniz çevirin görebildiğiniz tek manzara sonu yokmuşçasına uzanan kahverengi,yumuşak topraktı ve bu yumuşaklığı bozan,küçük şekilli çıkıntılardı.Ressam bu noktalarda sert fırça darbeleri kullanmış olmalıydı.Ve rüzgar bu tablonun ressamıydı...Ama Kapadokya'nın tek sanatçısı rüzgar değildi,toprağı yumuşatıp,yoğurup işleyen,şekilden şekile sokan;taşları kesip yontan,küçük süs ve takı eşyaları yapan insanlar da vardı...Ve aralarında tatlı bir rekabet...Ve beni en çok etkileyen de farklı türde enerjileri olduğuna inanılan taşları oyan,onları altın ve gümüş gibi değerli madenlerle süsleyerek benim gibi havanın kuru sıcağından,yolların uzunluğundan,taşların tozundan devamlı şikayet eder modda dolaşan turistlerin beğenisine sunan insanlardı...Benim ve benim gibi daha nicelerinin burun kıvırarak baktığı bu mermerden yumurtaları saatlerce bıkmadan oyan,yontan ve nihayetinde bu şekli almasını sağlayan insanlardı...Aradan uzun yıllar geçti ve tekrardan yolum Nevşehir'e hiç düşmedi,elimde kalan tek hatıra o zamanlar dalga geçmek amacıyla 5 dolara satın almış olduğum bir mermer yumurta ve çekmiş olduğum fotoğraflar ve bulanıklaşmış,yarısı kaybolmuş,silinmiş anılarım...İnsan hafızası nankördür ama çok şükür ki fotoğraf makinelerinin yanıldıkları çok az olmuştur...

Suları çekilmiş bir dere yatağı bana,suların topraktan götürdüklerini hatırlatır ve zamanın bizden,benden götürdüklerini...Akıp geçen tonlarca sudan sonra o toprak aynı toprak değildi,ve geçen onca yıl sonra,ben aynı ben değildim;kayalar gibi yontuluyor,küçülüyor,yavaş yavaş yok oluyordum...Ama su insaflıdır,zamandan daha insaflı...

Cuma, Şubat 24, 2012


"Çünkü bilirsin; noktayı koymak ne kadar zor olsa da, tamamlanmış cümleler eksik kalmışlara göre daha az acı verir."


"Nereye gidersek gidelim veya ne olursa olsun, yıldızlara baktığımda senin de aynı yıldızlara baktığını bileceğim." 

Perşembe, Şubat 23, 2012


Ne varsa eskilerde var diyerek klişeleşmiş bir sözle başlarken yazıma bu sözün hakkını vermek gerekir diye düşünmeden edemiyorum.Eskiye özlem vardır insanın doğasından her çağda her insan da vardır bu özlem biraz da olsa.Kimisi hep geçmişin gölgesinde yaşar kimisi geçmişe sıcak bir tebessüm ile bakar kimisi alaylı bir gülümseme yapıştırır suratına...Ama herkes geçmişte bir şeylere özlem duyar...
Ben eski aşklara hayran kalırım nedense,şimdiki aşklar çok mu bayat bilemem belki de şimdi de aşk vardır belki de eskiden olduğundan daha güçlüdür hisler ama tutkular geçmişte olduğu kadar yoğun olmaz bence...Bir şeyin zorluğu karşısında o şeyi elde etmeye yönelik tutku hiç bir şeyle kıyaslanamaz.Eski aşkları da bu kadar güçlü yapan,asırlar geçse de hala hatırlanır yapan bu tutku değil midir zaten?
Ben de geçmiş aşklarda olan tutkuyu aradım bir zaman,sandım ki tutku ne kadar büyük olursa aşk o kadar güçlü olur;ama sonra arkadaşlık,iki insanını tutku dışında bir araya getiren şeyleri düşündüm...Geçmişe özlem olmalı ama geçmişe takılıp kalınmamalıdır ve belki de bu yüzden aşk,sevmek zorunda olmadığın bir kimseyi  tüm kusurlarına rağmen sevmek ve onu sevmekten bir an olsun vazgeçememektir.Aşk,onu elde edebilmek için her şeyden vazgeçmek değil,aşığım dediğin kişinin mutluluğu için gerektiğinde ondan vazgeçebilmektir.Onun için ölümü göze alabilmektir kimilerine göre aşk,ama bence aşk her gece yastığa başına onun hayali ile koyabilmektir...
Aşk ve tutku tek yumurta ikizi gibidirler.Bazen aşk sanırsın,mantığını kapatır,sana değer veren herkese kulaklarını tıkar gerçekleri inatla görmezden gelirsin peşinden gidersin...Tam onu yakaladım sandığın anda gözlerina bakarsın,sadece sıradan bir çift göz olur karşında işte o zaman anlarsın ki bir tutku uğruna nelerden vazgeçmiş,kimlerden geçmişsin...Aşk,karşındaki sana en donuk duygusuz hali ile bakarken bile onun gözlerinde bir ışık görebilmektir...O sana en basit,günlük cümleler kurarken bile arasından sevgi sözcükleri çıkarabilemek,başkasını sevdiğini söylerken bile ilerde belki beni de sever diye umut edebilmektir...Aşk gurursuzdur,ama yüzsüz değil...O sana git dediğinde gitmek istemiyorum diyebilmektir aşk...Bu çabaya rağmen,ikinci kez git dediğinde sessizce giderken aşık olduğun kişiyi ona sezdirmeden uzaktan izleyebilmektir...
Aşk,o sana seni sevdiğini söylerken bile yalan söylediğini düşünmektir bazen de...Çünkü onu o kadar yüceltmiştir ki gönül,onun sizi sizin onu sevdiğiniz gibi sevebilme ihtimali yoktur,ama yine siz bu ihtimali sevmeye devam edersiniz...
Adı,çağı,yaşı kaç olursa olsun aşk yuttuktan sonra önce sizi yakan,gözlerinizi yaşartan acı dolu bir tecrübedir...Ve her aşkta aşkınızın en mükemmel olduğunu düşündüğünüz anda onu yerle bir edecek kusurları görürsünüz ve işte o an aşk biter,adı bazen sevgi olur,bazen tutku...Ama başımıza gelen her şey gibi aşk da bir gün biter...Ve bitmesi aşkın başına gelen en güzel şeydir bence...Uzatılan bir aşk,aşka yapılan en büyük işkencedir...Aşkın uzaması aşkı yaşlandırır,yıprandırır ve en sonunda öldürür,o yüzden aşka gösterilecek en büyük saygı bitmesine,gitmesine izin vermektir...

Çarşamba, Şubat 22, 2012


Seni düşünmediğim nadir anlarda kendimi yalnız ve boğulurcasına mutsuz hissediyorum...Nefes almak gittikçe zorlaşıyor böyle zamanlarda,göğsümün üzerine büyük bir kaya parçası düşmüş gibi hissediyorum...Soğukluğu içimi titretirken ağırlığı kalbimi sıkıştırıyor,ciğerlerime uyguladığı basınç dayanılmaz bir hal alırken ölmeyi diliyorum bir an...En çok da aklımdan çıkmanı diliyorum...Unutmayı,seni,kendimi çevremde olup biten her şeyi...
Sonra seni,bana bakarken mutlulukla parlayan gözlerini düşünüyorum;midemde kelebekler kozalarından dışarı çıkmaya başlıyorlar birer birer...Yaşadıklarımız,ellerin,teninin sıcaklığı,öpüşünün yumuşaklığı geliyor gözümün önüne ve bir anda tüm kelebekler uçuşuyor,o kaya parçası yana kayıp düşüyor ve bu kez kalbim o kadar hızlı çarpmaya başlıyor ki bir an için durmasından korkuyorum...Ciğerlerime birden dolan temiz hava beni nefessiz bırakıyor ve yanaklarımdan akan sıcak sıvının gözyaşlarım olduğunun çok geç farkına varıyorum...Senin aşkın içimi yaşama sevinci ile bu kadar doldurmuşken yaşama haksızlık yaptığımı fark ediyorum ve sırtımı dönüyorum az önce kenarında durup derinlerine baktığım o uçuruma...Yükseklikten korktuğumu hatırlıyorum ve koşar adım uzaklaşıyorum oradan...Ve bir kez daha sana aşık oluyorum,ve sen bilmesen de her gün beni hayatta tutmaya devam ettiğin için sana minnet duyuyorum...

Birinin hayatına öylece girip,onlar için değerli bir hale gelip,sonra da çekip gidemezsin öylece...

Salı, Şubat 21, 2012


Gidersen bana da bir dengini yolla
Dinerse göz yaşın,beni de ağla
Arkanda beni bırak,gönlüme aldırma
Ardında bir beni bırak,gönlüme duyurma
Yüzüne bakmam,ellerinden tutmam
Sözünü ben duymam
Gideceksen durma....

Pazar, Şubat 19, 2012



Hiç bir yaprağa özendiğiniz anlar oldu mu?
Benim oldu...
Bazen rüzgara kapılmış bir yapraktı
Bazen akıntıda sürüklenen bir yapraktı özendiğim
Güzel olmaz mıydı hiç sonunu düşünmeden sürüklenip gitmek
Bazen sessiz sakin bir akıntı ile
Bazen öfkeli,hırçın bir rüzgar ile...ne fark ederdi...
Suyun şefkatini,rüzgarın tutkusunu hissetmek isterdim...
Ve farklı diyarlara gitmek...
Hiç bir yaprağa özendiğiniz anlar oldu mu?
Benim oldu...
Bazen ağaçta  kalan son yaprak olmak isterdim
Kışa,yağmura rüzgara kafa tutmak isterdim
Ve hayata meydan okumak...
Kainatın tüm kurallarını alt üst etmek isterdim
Kara,soğuğa,erken göçüp gitmiş dostlarına rağmen
Sımsıkı ağaca,
Sımsıkı hayata tutunmuş,düşmeyi bekleyen o son sararmış yaprak olmak isterdim...
Evet düşmeyi bekleyen son yaprak,
Yine de kaçınılmazı ertelemeye çalışan
Hala ağaca sarılarak kaderle savaşını sürdüren bir yaprak...
Tek sevinci her geçen günün sonunda o günkü yaşam mücadelesini kazanmak olan,
Tüm ailesini ve arkadaşlarını kaybetmiş bir yaprak...
Belki de ben buydum...
Ve belki de bu yüzdendi suya,rüzgara kapılıp giden bir yapraktı olmak istemem...
Tek varlığı tutunduğu o dal olan
Onu da kaybederse çürüyüp yok olana kadar yalnız kalmaktan korkan
Ailesini,dostlarını,aşkını kaybetmiş  son yapraktım...

Cumartesi, Şubat 18, 2012

Bazen tek bir fotoğraf her şeyi anlatır...Karlı bir gece,sessiz terk edilmiş bir yol...Ve yalnız bir ben...Hepsi bu...

Cuma, Şubat 17, 2012

Gerçekten de ''ama''kelimesinden önce söylenen hiç bir şeyin önemi yoktur...''Ama'' dan önce söylenen her şey,sonra söylenecekleri kulağa şirin gösterme çabasından başka bir şey değildir.''Seni seviyorum ama...''dediği zaman karşındaki ''tamam konuşma,anladım''demek bazen en iyisidir,çünkü ama kelimesinden sonra duyacağın hiç bir şey de ne kadar süslenirse süslensin hoş değildir.Ve bazen seni üzeceğini bildiğin bir şeyi hiç duymamak en iyisidir...Bazen bilmemek bilmekten daha iyidir...''Seni seviyorum ama ''mı dedi sevdiğin kişi,cümlenin sonunu duyma,bırak son sözleri seni seviyorum olsun...Ondan sonra gitmek mi istiyor,bırak konuşmadan sessiz sedasız gitsin...Gitmek istiyorsa bir kişi,gitme sebebinin bazen hiç bir önemi yoktur,çünkü bazen söylenen bahaneler gitme gerçeğinden daha çok canını yakar..Hatta çoğu zaman bu durum böyledir,bırak bahaneleri onda kalsın,o sadece gitsin...
Karlı bir Ankara gününe daha günaydın diyerek uyandım bu sabah.Ankara'ya kar yağınca Ankara,Ankara oluyor kendine gerçek bir kimlik bulabiliyor bence,sonra karlar eriyor ve eski soğuk taşlaşmış sıkıcılaşmış haline dönüyor.Böyle havalarda elimde kahvem pencere önüne oturup kitabımı okuyarak tüm günümü geçirebilirim büyük bir keyifle hem de,arada başımı kaldırıp manzarayı seyretmeyi de ihmal etmem ama...Kar taneleri beni çocukluğumdan bu yana hep büyülemiştir,çocukken saatlerce karın yağışını izlerdim.Cama yapışan kar tanelerinin başından geçenleri tahmin etmeye çalışırdım.O küçücük kar tanelerinin her birinde ne hikayeler gizliydi...Bir tanesinin Marmara'dan bir tanesinin Egeden bazılarının ise Dicle'den geldiklerini düşünürdüm...Anlatabilseler ne maceralar yaşamışlardır,ne hayatlara benim gibi cama yapışan çocuklara tanık olmuşlardır...Sürükleyici,devamlı bir döngü içinde geçen bir hayattı beni onlara en çok çeken.Bu sebeple kar tanelerini kıskanmışımdır bazen,kendi asıl kimliklerini muhafaza ederek başka başka kimliklerle başka başka diyarlara gidebilmeleridir kıskandığım.Bazen bir çocuğun babası ile ilk defa yaptığı bir kardan adamın kolunda bir parça olurlar.

Bazen gökyüzünde bir bulut bazen yere düşen yağmur damlası bazen  bir kuyuda biriken su birikintisi bazen okyanusta hırçın bir dalga olabilirken,hala aynı yerde aynı ben olarak kalmam bana hayvanat bahçesinde yıllardır aynı kafesin içinde yaşayan hayvanları anımsatıyordu,onlar kafeslerden dolayı bense bir takım değer yargıları sonucu kendi ellerimle ördüğüm duvarlar arasında sıkışıp kalmıştım.Birimiz sınırlayan somut gerçeklerdi bense soyut duvarlar arasında hapsolmuştum,ama demir sökülebilirdi,kırılabilirdi göremediğiniz dokunamadığınız bir duvara karşı ne yapabilirdiniz ki?İşte bazen ben de isterdim yaşadığım yerden,çevremden en önemlisi kendimden kaçabilmek.Sadece bir gün de olsa başka bir insan olabilmek,hatta mümkünse bir damla su olmak isterdim...


‎"We have a limit, a very discouraging, humiliating limit: death. That's why we like all the things that we assume have no limits and, therefore, no end. It's a way of escaping thoughts about death. We like lists because we don't want to die." Umberto Eco

Perşembe, Şubat 16, 2012



Bir gün yolda yürüyordum yaşlı bir dilenci gördüm kaldırıma oturmuş dualar mırıldanıyordu.İki bacağı da dizine kadar yoktu ve pantolonunun bittiği yerden çıplak bacakları görünüyordu ve karlı bir Ankara gününde buz tutmuştu kaldırımlar.Üstünde ince,eski yırtık pırtık bir gömlek vardı,ne bir ceket ne bir mont sadece üzerine oturduğu bir parça karton...Kirliydi elleri gibi saçı üstü başı...Orada öyle durmuş ona bakıyordum,sonra beni fark etti ve başını kaldırdı,hemen gözlerimi kaçırdım.Gözlerine bakamıyordum.Sebep O'nun tek derdi akşam yiyebileceği yemek parasını toplamayabilmekken, kendi gönül işlerimi dünyanın en büyük sorunu olarak görmemdi...Belki de o soğukta titrerken üzerimde giydiğim o kadar kıyafete rağmen hala soğuktan şikayet etmemdi...Belki de o bir gün bacaklarına kavuşup yürüyebileceği günün hayali ile yaşarken,hayal dünyamı arkadaşlarla geçireceğim haftasonunu planları ile dolduracak kadar sığ tutmamdı.Belki de onun karşısında tamamen sağlıklı bir şekilde ayakta durmamdı.İlk defa o gün, bacakları olmayan birinin karşısında ayakta durduğum için kendimi bencil bulmuştum,ve bir an,bacaklarım olduğu için kendimi suçlu hissetmiştim.Sebep her ne olursa olsun o an O adamdan utanmıştım ve gözlerine bakacak cesareti bulamamıştım.Bakarsam bacaklarım olduğu  için beni suçlayan gözleri ile karşılaşmaktan korkmuştum biraz da...Evet hayat hiç adil değildi ve o an O'nun yaşadığı adaletsizliğin sorumlusu benmişim gibi hissettim kendimi....Oysa belki O sadece benim yardım edip etmeyeceğim merakı ile bakıyordu bana...Ve çevreden geçen insanlara baktım,o kaldırımdan o an bile yüzlerce kişi geçiyordu ama hiç kimse umursamıyordu hatta bir çok kişi O ve kaldırım bir bütünmüş gibi davranıyordu,sanki o yollarına çıkan  bir engelmiş gibi.O an cebimde ne kadar bozuk para varsa çıkardım önüne koydum.Bir şeyler mırıldandı duymadım,hızlı adımlarla oradan uzaklaştım.
Tamam kabul ediyorum iyi bir fotoğrafçı değilim olamam da zaten elimdeki 7.2 mega pixel fotoğraf makinesi ile ama yine de anı yakalamak boyutu ile değerlendirirsek fena bir fotoğraf değil.Bunları bana neden anlatıyorsun diyeceksin bilmiyorum :) Seninle havadan sudan şeylerden konuşmayı o kadar çok seviyorum ki bir şeyler yazarken bile sana hitaben yazıyorum,ve bu yüzden bir çok yazımda evet haklısın,aslında senle konuşuyorum.Ama hepsinde değil...Bu fotoğrafa baktığım zaman aslında çok farklı duygulara kapılıyordum ama şimdi senden söz açınca birden boş sıradan bir fotoğraf gibi gelmeye başladı.Tekrar bakıyorum ve tek düşünebildiğim anılarımız...Sen de hatırlıyor musun?Üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen sanki dün ordaymışız gibi hissediyor musun?Ilgaz bizim birlikte geçirdiğimiz ilk tatilimizdi,ilkler neden hep unutulmaz oluyorlar...Ben de senin ilkindim ve senin de benim ilkim olmanı gerçekten isterdim...Ama beni bilirsin zaten ben doğruyu buluna kadar bir kaç kez yanlış yol denemesi yaparım,o yolun yanlış olduğunu bile bile...Güneş yavaş yavaş dağın arkasında kaybolurken bıraktığı iz inanılmazdı,turuncu bir topa benzetmiştik ben portakal olduğu konusunda ısrarcıydım ama...Ve kayak pistine oturmuş taş sektirmece oynuyorduk,başbaşa kalınca bazen böyle çocukluklarımız oluyordu...Olsun,senle çocuk olabilmek güzeldi...Sokaklarda ayağına çelme takmayı,elim sende deyip kaçmayı,kartopunu sinsice yaklaşıp sırtına sokmayı,bunalınca yastıkla sana saldırmayı seviyordum...Ama ikimizde oyunu kuralına göre oynamazdık hiç,ben çirkefleşir sen hilebaz olurdun hep...Bunları neden burada yazıyorum bilmiyorum,neden hala seni düşünüyorum bilmiyorum...Diyeceksin ki sen gittin neden hala böyle şeyler yapıyorsun...İnan bilmiyorum ne hissettiğimi ya da ne yapmaya çalıştığımı bilmiyorum.Ama bildiğim bir şey var ki bunlar gerçek,yazarken hissettiklerim gerçek,sen benim dünyama giren en güzel şeylerden biriydin ve ben seni dünyamdan zorla çıkardım ve şimdi dünyam karanlık...Sen benim portakalımmışsın,bunu sen  bir dağın arkasında kaybolduktan sonra karanlıkta kalınca anladım...Sonra ay geldi,sandım ki işte aradığım aşk bu...Ay büyüleyici ve kabul et romantik olabiliyor ama korkutucu aynı zamanda ve soğuk,bunu ertesi gün sen gelmediğin zaman anladım üşüyünce...İçimi hiç bir şey  ısıtamıyor sadece heyecanlandırıyor beni ayın güzelliği,yıldızların parlaklığı ve gizemi...Ama hepsi bu...

Çarşamba, Şubat 15, 2012

 
Bazen ilk gördüğümüz an sebepsiz nefret ettiğimiz insanlar çıkar karşımıza...Onu boğmak istersiniz,görmeye katlanamazsınız...Sonra bir an gelir daha siz kendinize ne olduğunu anlamadan onu düşünür olmuşsunuzdur.O olur tüm dünyanız bir anda...Aşık olmuşsunuzdur,sizi sinir eden hiç bir özelliği gözünüze batmaz artık,yanında elini tutarken bile onu özlemeye başlarsınız...Sonra bir an gelir tekrar gözü batmaya başlar, hatta daha da öfkeli olursunuz öncekilerden,sanırsınız ki aşkınız bitti...Ayrılırsınız,başka şehirlere gider hatta başka insanları girer hayatınıza.Ancak onu terk ederken bile ondan gidemezsiniz,hep bir bahaneniz olur aramak için,nasıl  nerde kimle olduğunu sormak için,bu bahaneleri siz yaratırsınız.Ve onlarca kişi ile tanışırsınız hiç biri hayatınızda bir iz bırakamaz.İçiniz boşalmıştır,onun bıraktığı boşluğu hiç kimse ve hiç bir şey dolduramaz.Ve özlemeye başlarsınız.İki kelimenizden bir onun ismi olur.Baktığınız her köşede o vardır,yatağın sol yanında onun sıcaklığını ararsınız,ve soğuğu hissettiğiniz zaman anlarsınız ki o yok...Ve buna sebep siz olmuşsunuzdur,bir hata yapmışsınızdır anlarsınız,derin bir pişmanlık duyarsınız...Önce bu alışkanlıktan diyerek kendinizi kandırmaya çalışırsınız ama tüm bunların aslında hala aşk demek olduğunu anladığınız zaman geri dönmek istersiniz ama buna ne cesaretiniz ne de yüzünüz kalmıştır...Ve kafanızda  davul çalan bir şüphe sizi ona hemen gitmekten alıkoyan tek şeydir:Acaba o sizi affedebilecek mi?Sevgisinden de aşkından da asla şüphe etmezsiniz,edemezsiniz...O sizin limanınızdır,olmasa bike öyle olmasını dilersiniz,siz ondan ne kadar uzağa giderseniz gidin her zaman sizi aynı şekilde hiç değişmeden bekleyen bir limanınız olsun istersiniz...Ama ya sizi yaralayan fırtına onu da yıkmışsa?
Kalabalık bir sokak belki hayat
Sen
Her köşe başı...


Toplanmamış bir oda benle hayat
Sen
Yağmur sonrası...
Umut,güneşe aldanıp bahardan önce açan bu çiçeği bekleyen son gibiydi...Biraz erken sevinmiştik biraz erken ümitlenmiştik bunu fark ettiğimizde ise kaybetmiştik...Bahar gelmeden erken açan çiçeğin kokularına kanan arılar gibi biz de hayata kanmış,sığınaklarımızdan çıkmıştık.Sonra aniden çıkan rüzgara kapılıp oradan oraya savrulmuş yolumuzu kaybetmiştik,yağmur sularında sürüklenmiş,yaralanmış,üşümüş acıkmıştık,çaresiz kalmış bitkin düşmüş ve bir yol kenarına yığılıp kalmıştık...Acımasızdı hayat,kurnazdı kötü oyunları vardı ama yine de bu çiçek kadar büyüleyici ve karşı konulmazdı...

Salı, Şubat 14, 2012




Tek hayalim; küçük bir çocuğa ''beni nekadar çok seviyorsun'' diye sorduğunda, açıp elini iki yana ''işte bu kadar'' derken duyduğu o ''masum'' sevgiyi bulmaktı...

Pazartesi, Şubat 13, 2012


Buram buram tarih kokuyordu İstanbul
Her bir noktasında ince ince işlenmiş hayatlar gizliydi
Bu taş bina bu yalnız kalmş ağaç ne aşklara
Ne mucizelere,sevinçlere ve ölümlere tanık olmuştur kimbilir
Gizli sevdaları taşıyordu göğsünde
Ve gizli oyunları,planları...
Suskundu şehir...
Zamanında çok konuşmuş  kimse onu dinlememiş
Küskündü şehir...
Biraz da yorgundu şehir
Ezilmiş milyonlarca hayat hikayesi altında
Ve yaşlıydı İstanbul
Tarihe karışmış tozlu bir kitap kadar eski
Hava karardıktan sonra ışıl ışıl parıldayan sokaklar kadar görkemliydi İstanbul
Ve yaralıydı
İnsanların bitmeyen hırsları yaralamıştı onu
Karnını deşmişler,gözlerine oklar saplamışlar
Barutla kolunu bacağını parçalamışlar
Ve sonra da yerine protez kol bacak takmışlar
Kanayan yerlerine  dikiş atmışlar
Yamalı bir bohça gibiydi İstanbul
Eski ve yeni eşinin arasında kalmış
Evdeki huzuru ve dengeyi sağlamaya çalışan bir koca gibiydi...
Uzaktan bakınca alımlı,nazlı bir kadın gibiydi İstanbul
Çaktırmadan kaş altından bakıp canlar yakan...
Her şeye rağmen hala asildi İstanbul...
Ninelerinin anılarını ile hayatta yer edinmeye çalışan Paşa torunları kadar asil...
Ve her şeye rağmen ayaktaydı İstanbul
Biraz beli bükülmüş olsa da...
Ve hala umutluydu İstanbul
İnancı biraz kırılmış olsa da...
Bizans kadar gösterişli
Osmanlı kadar kudretli
Türkiye kadar yaralı ve karışıktı İstanbul...
Tarih kadar eski,sevgi kadar güzeldi İstanbul...










İçimdeki karanlığa hapsolmak üzereyim
Işık tutan yok
Umudumu kaybettim
İnancımı kaybetmek üzereyim
Tek bir hata
Ve bir ömür boyu ödenecek bir bedel
Belki de defalarca tekrar tekrar ödemek zorunda olacağım bir bedel
Ben ne yaptım demek için çok geç
Adalete inandım hep
Ve bu benim adaletim,benim cezam
Bir hata yaptım ve şimdi ne kadar acı ve katlanılması zor olursa olsun bedelini ödemeye başlama zamanı
Yine de korkuyorum
İçimdeki karanlıkta kaybolmaktan ve çıkışı bir daha hiç bulamamktan korkuyorum
Hangimiz korkmadık ki kendi karanlıklarımızda kaybolmaktan?
Ve hangimiz kaybetmedik içimizdeki umut ışığını zaman zaman
Hangimiz kaybolmadık hayatımızda bir kez de olsa
Kendi yarattığımız karanlıkta...

Beyazlara bürünmüş Abant ve yalnız bir köpek...Acaba yalnızlığından şikayetçi midir o da bir çok insan gibi?


Köpekler ve insanların ortak noktalarından birisi de ikisi de de bağlanacak bir şeyler arıyor olmaları.Farklarından biri  ise köpekler bağlanır,insanlarsa bağlanmaya çalışır...Köpekler insanlara bağlanmak ister;sıcak bir yuva özlemidir bunun sebebi bazen,bazen sevilme arzusu ama çoğu zaman hayatın zorluklarından kolaya kaçma isteği...Tabi ya kolay mı yiyecek bulmak,zorlu hava şartlarında sıcak korunaklı bir yuva bulmak ve en önemlisi avcı av ilişkisinden sağ çıkabilmek...Ve bu kolaya kaçma arzusudur köpekleri kurtlardan ayıran,kurtlar özgür ruhu ve zoru seçmişlerdir;köpeklerse sadakat- kimilerine göre kölelik bunun adı-ve kolayı seçmişlerdir...İşte insanlar da köpekler gibidir çoğu zaman hep bir şeylere  birilerine bağlanmak isterler.Kimilere aileye,sevgiliye,arkadaşa bağlanmak ister,kimleri kediye,kuşa,köpeğe,kimileri bir şehre,kimileri bir koltuğa bağlanmak ister;kimileri bir kadeh şaraba çoğu zaman da yemek üstü içilen bir sigaraya bağlanmak ister(ve bağlanır)...Ama herkes bir şeylere birilerine bağlanmak için çabalar kendilerine göre geçerli sebeplerle.Köpekler de insanlar da bağlanır bir şeylere birilerine,ama köpekler sadıktır...bu yüzden insanlara güvenmem...Yalnız,kimsesiz bir  köpek ise sevilmek,açlıktan kurtulmak gibi çeşitli çıkarlar gözeterek tüm insanlara bağlıdırlar ve biraz da yalakadırlar.Ve kimsesizlikten,sevgisizlikten çoğu zaman da çaresizlikten öfkeli olurlar hayata ve onları sahiplenmeyen insanlara karşı,bu sebeple yalnız bir köpeğe de güvenmem...

                                                                                                   
Hayatta küçük şeylerden de mutlu olabilmeli insan...Okuldu işti derken hayattan o kadar çok şey kaçırıyoruz ki...Karıncalar misali her gün binlerce kişi bir telaş içerisinde oradan oraya koşturuyorlar,çoğunun suratlar asık hep çok önemli bir şeylere geç kalmışlık halinde...İçlerinden kaçı her gün yürüdüğü yolda defalarca kez önünden yanından geçtikleri ağaçlara ,satıcılara,köprülere dikkat ediyordur ki?O köprüdeki ya da o pasajdaki seyyar satıcı bir gün ölse kaç kişi fark eder?Ankara'ya kar çok yakışıyor bence Ankara sadece beyazlara büründüğü zaman gerçek bir kimliğe sahip oluyor ve.Yüksek bir tepeye çıkıp bu güzelliği seyderim,saatlerce sıkılmadan,ve bir kez daha hayran olurum Ankara'ya.Kaç kişi bu güzelliğin farkında?Farkında olmadan yaşayan insanların solucanlar gibi bölünerek çoğaldıkları bir evden de yaşar olduk...Ve bu insanlara farkında olmadığı şeyleri fark ettirmeye çalıştığınız zaman yüzlerinde önce şaşkınlık dolu bir ifade olur,'aaaa,hiç bilmiyordum'derler çoğu zaman ve sonra 'eee hepsi bu mu?ne var yani bunda' gibi tepkiler alırsınız ve size bir ucube gözüyle bakarlar.Kendilerini haklı çıkartmaya çalışacak mazeretler saymaya başlarlar,işten okuldan derslerden geçim sıkıntısından yakınırlar...Ve desteklemeyi onaylanmayı beklerler...Bunu yapmazsanız anlayışsız olursunuz,yapmak zorundasınız,onlara hak vermek zorundasınızdır başka bir yolu olamaz çünkü...Onlara mutlu olmak için içimizde umut ve inancın olmasının yeterli olduğunu,etrafımızdaki mucizeleri görebilmek için gökten döne döne düşen kar tanelerine bakmalarını söylediğiniz zaman,bana felsefe yapma bakışıyla bakarlar,alaycı bir gülüş eşliğinde...Neyse konuyu dağıttım yine,söylemek istediğim şey hayat çok kısa ve yarınlarda bugünler için pişman olmak istemiyorsak,anı yaşayarak geleceklerimizi planlayalım,yaşıyorum demenin hakkını vererek dolu dolu yaşayalım ve küçük de olsa hayatta bir iz bırakalım kendimizden.Ben hayatıma tertemiz bir iz bırakmak istedim hep,tıpkı bu bembeyaz,ışıldayan kar taneleri üzerine bıraktığım avuç izlerim gibi...

Pazar, Şubat 12, 2012

Yalnızlık

 
Yalnızlığa mahkum edilmişim
Cezamın infazı başlamış,temyizi yok
Dört  duvar arasına hapsolmuşum
Pencere yok,çıkabileceğim bir kapı yok
Işık yok,ses yok
Tek duyabildiğim kendi kesik nefes alışlarım
Üşüyorum ama soğuktan değil
İçimi bu kadar ürperten tek bir düşünce
Bedenimi kilitleyen,hareket kabiliyetimi engelleyen tek bir düşünce
Ya unutursam?
Düşünürken gözlerini devirir,havaya bakardın hep
Cevap sanki yukarılardan bir yerlerden gelecekmiş gibi
Ya gözlerime aşkla bakarken parlayan gözlerini unutursam?
Yatağın sol tarafına yatardın hep
Bir bebeğe sarılır gibi beni sarmalar,her gece farklı bir şarkı söylerdin
Ya duyduğum zaman bana huzur veren sesini unutursam?
Seni kediye benzetirdim bazen
Kedi gibi ıslanmaktan nefret ederdin
Yağmurlu bir havada dışarı çıkmamak için bahanen hep hazırdı
Böyle havalarda en sevdiğin koltuğa oturur
Ellerimizde şekersiz kahvelerimiz,film izlerdik
Çoğu zaman animasyon :)
Ve ben en saçma sahneye bile ağlarken,göz yaşlarımı silerdin ellerinle
Yüzünde hafif bir gülümseme,öpücükle boğardın beni
Ya tenin tenime değdiği zaman içimde oluşan titremeyi unutursam?
Soğuk,karanlık ve ölüm sessizliği bir odada hapsolmuşum
İçimi ısıtan,odamı aydınlatan tek bir ışık kaldı içimde
Sen...Seni hayal etmek
Ve korkuyorum
Çok korkuyorum
Ya seni unutursam?







Cumartesi, Şubat 11, 2012



Uzaktan sevmek en güzelidir bazen.(elif şafak/aşk)
Gitme vakti geldi
Her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar
Aşk bir milad demektir

Şayet "aşktan önce" ve "aşktan sonra"
Aynı insan olarak kalmışsak
Yeterince sevmemişiz demektir

Birini seviyorsan onun için yapabileceğin
En anlamlı şey
"Değişmektir!" (aşk)
Harflerden bir saray yaptım kendime. Koridorları aşk, duvarları aşk, taht odası aşk...Sufi olmayana pek karmaşık görünür dünya. Çok şahıslı, sürtüşmeli ve tartışmalı... Halbuki bunca tartışma tek bir kelimede saklı. kelime harfte saklı. Harf noktada saklı. B'nin altındaki noktada... Bu şuurla bizler gece gündüz semah ederiz.(elif şafak/aşk),
"Tanrım, uzun zamandır kapını çalmadım, biliyorum. Açıkçası beni hala dinler misin, emin değilim. Ama halimi görüyorsun. Bunalıyorum. Bana ya hakiki bir aşk ver -ver ki kurtulayım bu sıkıntıdan, sıkışmışlıktan- ya da beni öyle duyarsız yap ki hayatımda aşk olmayışını umursamayayım."(aşk)
Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi yoksa dünyevi semavi yada cismani mi diye sorma! ayrımlar ayrımları doğurur. Aşkın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. (aşk)
Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçin değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.(aşk)
Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendin mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendin mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir." (aşk)
İnsan nedense, anlayamadığını kötülemeye meyillidir.(aşk)
Hal böyle iken dört unsur var insanda. Safra dediğin ateştir; tabiatı sıcak ve kuru. Kan dediğin havadır; tabiatı sıcak ve rutubetli. Balgam dediğin sudur; tabiatı soğuk ve rutubetli. Sevda dediğinse topraktır; tabiatı soğuk ve kuru. Ola ki bu dördünde herhangi biri ötekilere galip gelirse, o vakit vücut hastalanır. vücudun selameti için dördünün muhabbetlerinin aksamaması elzemdir. Aksamaması için de baş dediğin; iki de olsa tek de olsa aşkla yoğrulmalı, yaradandan ötürü yaradanı sevmeyi bilmelidir.(pinhan)
Bilirim üzümün sarardı, amma tatlanmadı; yapayanlızsın amma şu varlık alemine gözlerini açarken attığın çığlık yankısız kalmadı; Dürri Baba'ya gönlün aktı amma gönlünü yağmalatmadın. Hikayeni yaşamadan Pinhan, özünü bulamazsın. Hele ki özünden utanıp sıkılırsan zannımca...(pinhan)
Şeriat der ki:" Seninki senin, benimki benim." Tarikat der ki:" Seninki senin, benimki de senin." Marifet der ki:" Ne benimki var ne seninki." Hakikat der ki: " Ne sen varsın, ne ben."(aşk)
Sevgililerimizi elimizden kaçırmaktan ölesiye korktuğumuz için onlardan gelecek değişime inatla direniriz, oysa belki de aşkla beraber gelen değişim tek kurtarıcımız olacak hayatta...(araf)
Düşme edimi ille de aşağı doğru gitmek değildir; yeterince tepetaklak olmuşsan yukarı doğru düşmeyi de başarabilirsin.(araf)

 

        Birisiyle mühürlenmek onu gördüğünde her şeyin değişmesi gibidir. Bir anda seni gezegene bağlayan şey yer çekimi değil, o olur." 

Its not like love at first sight, really. Its more like gravity moves. When you see her, suddenly its not the earth holding you here anymore. She does. And nothing matters more than her. And you would do anything for her, be anything for her.You become whatever she needs you to be, whether thats a protector, or a lover, or a friend, or a brother.



Küçük şeylerin de insanları mutlu edebileceğine inandım bugüne kadar,bazen yağmurlu bir havada şemsiyeye sahip olduğun için şükretmektir mutluluk,bazen arkadaşlarla kar topu oynarken attığın çığlıklardır,bazen de sessizce kitabını okurken yudumladığın kahve sonrası yüzünde oluşan gülümsemedir...Ama basittir mutluluk hep ve kolaydır mutlu olmak...Zor olan mutlu olmak için ne çok sebebimiz olduğunun farkına varmaktır...Mutlu olmak için sebebin kalmadığını düşündüğün bir an olursa aynanın karşısına geç kendine gülümse,hatta göz kırp...Tununacak bir el mi aradığın,diğer elini tut.Avuç içinden geçen küçücük damarlardan bile duyabildiğin kalp atışının sesini dinle...Ve bir düşün kalpten pompalanan kanımızı hangi damarlar hangi organlara taşıyor...
Old man look at my life, 
I'm a lot like you were.

Old man look at my life, 
Twenty four 
and there's so much more 
Live alone in a paradise 
That makes me think of two. 

Love lost, such a cost, 
Give me things 
that don't get lost. 
Like a coin that won't get tossed 
Rolling home to you

Old man take a look at my life 
I'm a lot like you 
I need someone to love me 
the whole day through 
Ah, one look in my eyes 



amin maalouf ışık bahçeleri

            


Gerçek çok şey isteyen bir sevgilidir, hiçbir ihaneti kabul etmez,bütün hıncın ona yönelik, yaşamının bütün anları ona aittir...
Gerçekte çoğunluk yoktur.Bir sürü adam dört mevsim boyunca en saçma şeylere inanır,sayıları inandıklarını haklı gösterir mi?
Yaşam bir borçlar zinciri,bir hesaplaşma dizisidir.Borç alçakça veye soyluca ödenebilir ama mutlaka ödenmesi gerekir.En katı müminde bile kuşku vardır,ve en koyu inançsızlıkta itiraf edilmemiş bir umut!Ahiret ile karşılaştıklarında insanlar sadece rollerini yaparlar,ortak inançları bedenlerindeki yorgunlukta yazılıdır.Bundan sonra gelen katlanmadır.
IŞIK BAHÇELERİ GÖNLÜ TOK OLANLARA AİTTİR...
Yaşadığın sürece unutma,topluluğumuz zeytin ağacı gibidir.Bilmeyen meyvesini kopartıp ısırır,onu acı bulup uzağa fırlatır.Ama bilenin koparttığı aynı meyve olgunlaşır,işlenir,nefis bir tadı olur ve ayrıca yağ verir,ışık verir.
Bizim dinimiz böyledir.İlk acı tatta cesaretin kırılırsa,selamete asla ulaşamazsın.
Her varlıkta ve nesnede karanlık ve aydınlık yan yana ve iç içedir.Yediğiniz bir hurmanın eti vücudunuzu besler,tadı ve kokusu da ruhunuzu.İçinizdeki ışık güzellikle,bilgiyle beslenir,onu sürekli beslemeye bakınız.Sadece bedeni doyurmakla yetinmeyiniz.
Gerekiyorsa imparatorluğa,gökyüzü yasalarına isyan et ama,kendine,bilgelik ve tanrısallıktan bir parça olan içindeki ışığa sadık ol!
İdealler hiçe sayıldıkları için ölürler;öğretiler ise,hükümdarlarla varılan uzlaşmalar,müritlerin ihaneti sayesinde yaşarlar ve gelişirler.
Son defa gözlerini kapattığında, sen istemediğin halde açılacaklar. İlk saniyede kuşkulu olacaksın. İnancın ne olursa olsun. Hangi dinden olursan ol. En katı müminde bile kuşku vardır ve en koyu inançsızlıkta itiraf edilmemiş bir umut! Ahret ile karşılaştıklarında insanlar sadece rollerini yaparlar,ortak inançları bedenlerindeki yorgunlukta yazılıdır.
İlk başta evrende birbirinden ayrı iki dünya vardı: Aydınlığın dünyasıyla Karanlığın dünyası. Arzu edilebilecek her şey Işık Bahçeleri’ndeydi, karanlıklar ise arzunun yurduydu, kudretli, görkemli, kükreyen bir arzunun. Ve birdenbire iki dünya çarpıştı, evrenin görüp görebileceği en şiddetli, en korkunç çarpışma oldu bu. Böylece Işık zerrecikleri bin bir şekle bürünerek Karanlıklara karıştı, bütün yaratıklar, kutsal varlıklar, sular, doğa ve insan böyle doğdu…
Isı veren soylu Güneş,
aynı eliyle bizi koruyan gölgeyi de dağıtır
güneş bayram için salkımları ve bedenleri olgunlaştırır
sonra kutlayalım diye çekilir
güneş fanilere özgü aşırılıklarımıza, deliliklerimize gözlerini kapatır
ve ertesi gün her zamanki iyiliğiyle, cömerliğiyle çıkagelir
bizden minnet ve itaat bekler sadece
doğarken soyludur Güneşimiz
soyludur batarken de …


Güzelliği bulmak için tüm dünyayı dolaşsak da; Onu içimizde taşımıyorsak asla bulamayız. (R. W. Emerson)

Cuma, Şubat 10, 2012



Ve artık biliyorum ki sen bir meleksin,sana her yüz çevirdiğimde baktığım yere giden,karşıma geçip saf,çocuksu bi mutlulukla yüzüme gülümseyen bir melek...böylece hangi yöne bakarsam bakayım seni görüyorum,ve yanlış yola her girdiğimde karşıma çıkıyorsun,bazen sinir bozucu bi şekilde,ve ben şimdi fark ediyorum ki senden kaçmaya çalışırken doğru yolu bulmuşum hep...ve soğuk havalarda üşüdüğümde beni ısıtan giydiğim kıyafetler değil senin tatlı bir bakışın olmuş...ben sen olmuşum sen de ben olmuşsun,bunun farkına bu kadar geç varmış olmam,senin benim için ne anlam ifade ettiğini bu kadar geç anlamam...üzücü...pişmanım hem de çok,bana uzattığın ellerin yerine tutunacak başka eller aradığım için özür dilerim.2 gün daha bekleme sabrını göstermeyip zamansız ve acele gittiğim için ve tüm çağrılarına rağmen senle aynı havayı solumaktan kaçtığım için özür dilerim.en çok da sen tüm olanlara rağmen benden vazgeçmemişken,bizden vazgeçtiğim için özür dilerim...



Ben sana aşık olmak istememiştim ki, ben başımı yaslayıp müzik dinleyebileceğim birini arıyordum.
Sabahları yatağımda döndüğümde yüzüme gülümseyen birini, sıkılmadan saatlerce konuşabileceğim birini.
Gittiğimiz yerleri beraber keşfedeceğim birini, elini tutmasam bile olurdu.
Gözlerime mutlulukla bakan birini arıyordum zaten ben.
Beraber sarhoş olup sokaklarda deli gibi bağaracağım birini. geçmişimizi kıskanmadan,kahkahalarla eski aşklarımızı konuşacağım birini
Bütün günün sonunda biten paramız yüzünden metrelerce yolu yürüyeceğim,
Benle birlikte kütüphanede saatlerini geçirecek,fısır fısır konuşmaya çalışıcak, Gittiğimiz maçlarda sesimiz kısılıncaya kadar bağırabileceğim birini aradım ben...








And I told you to be patient and I told you to be fine 
And I told you to be balanced and I told you to be kind 
And In the morning I'll be with you 
But it will be a different kind 
Cause I'll be holding all the tickets 
And you'll be owning all the fines 


Who will love you? who will fight? 
And who will fall, far behind? 

Come on skinny love 

İNCİ ARAL/İÇİMDEN KUŞLAR GÖÇÜYOR
"Bir insanı sevmeye değer bulabilmem için, onun ulaşılması güç olanı simgelemesi gerekiyordu. Aşk benim için olanaksızlık, umutsuzluk ilişkisi olduğu sürece anlam taşıyordu. Bunun dışında, nesnel olarak, kendi başına ve uzun süreli bir derinliği yoktu. O ele geçmezi elde etme çabasını inatla sürdürdüğümde var olabiliyordu ancak. Yakınımda duran, kolayca ulaşabileceğim hiç kimse ateşleyemiyordu ruhumu.

Ardından kesinlikle düş kırıklıkları geliyordu. Sis dağıldığında tükenerek yanına ulaşmayı başardığım insanın hiç de sandığım kadar ulaşılmaz olmadığınıgörüyor, şaşırıyordujm. gene de anlaşılmaz bir sadakat gçsteriyordum seçtiğim "aşk nesnesi"ne.Cezamı sonuna kadar çekmek istiyordum sanki. Var gücümle koruduğum bütün öznel sınırlar zorlanıncaya kadar direniyordum. 

Yalnızlığın büyük bir özgürlük olarak yeniden yeğleneceği yere kadar..." (s.14)

"Henüz her şey yolundayken, bedenim bana yabancılaşmaya başlamamışken daha, bütün tanışmalardan, başlangıç ve bitişlerden, sevecenlik, aşağılama, ayrılık ya da gidiş dönüşlerden, büyük bunalımlar ve şaşkın, yaralı dolaşmalardan sonra bir gün acı çekmekten bıkmış olduğumu düşünüp düz bir çizgiyi özledim. Düz. Dümdüz. Yatağında uslu bir su gibi akmaya özendim. Yorgunluk belki. Güvenli bir limanda bir solukluk dinlenme. Çiçek yetiştirme, kedi besleme dönemi. amaçlarımı gelecek olarak tasarladığım bir çok şeyi belirsiz bir zamana erteleyip güdükleşmeye bıraktım. duyularımı köreltip herkes gibi olmanın hoşnutluğuyla avunmaya koyulduğum bir boşluğun içine yuvarlandım. 

Sessizlik. Acıdan geriye kalan boşluk. Olağanın, sıradanın kolaylığı. Böyle bir gün herkes için, her zaman olacaktır." (s. 16)




Bazen insan öyle özlenir ki.. Özlenen bilse, yokluğundan utanır...(AZİZ NESİN)

Hiç Bir insani unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insani hayatından sonsuza kadar çıkartmak zorunda kaldın mı hiç?
Hani ölmüş gibi, hani uzatsan da elini tutamayacağını bilmek gibi,her an kapından içeri gülümseyerek gireceğini bekleyip ama aslında hiç gelemeyeceğini de bilmen gibi.
Ne zor şey değil mi ölmediğini bilmek, ama ölmüş gibi ulaşılmaz olması artık o insanın sana, ne kadar katlanılmaz bir
gerçek değil mi sen hala bu kadar sevgili iken?
Özlemek, bu kadar özlemek, etini kemiğini yakarcasına özlemek. Çok kötü değil mi?
Bu kadar özleyip onu görememek, ona dokunamamak, onu işitememek, artık sonunun “Pi” hali değil mi?
Biliyorsun değil mi? Ne kadar umutsuz bir arayıştır o, kalabalık caddede geçen binlerce yüze bakmak belki bir kez daha görebilmek için o yüzü, belki biraz önce geçti bu kaldırımdan diye düşünmek, belki su an arkamda yürüyen insanların içinde bir yerde demek, belki su an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar yaşamak ne zordur değil mi?
Ne kadar eritir insanı fark etmeden. Sende biliyorsun değil mi bunları.
Bir sinema koltuğunda sende iki kişi gibi oturdun mu hiç? Hiç iki kişi gibi zevk aldın mı bir konserden yalnız başına. Güzel bir cafe keşfettiğinde, güzel bir film seyrettiğinde, güzel bir şarkı dinlediğinde güzellikleri oranında eksik kaldıklarını hissettin mi paylaşamadığın için onunla.
Bir barın kalabalığında hiç yarım vücudunla sallandın mı ortada? Hiç iki kişilik beyninle yarım insan olabildin mi?
Baktığında aynana sadece yüzünün bir yarısını gördüğün oldu mu hiç?
Sana hayatındaki en büyük yoksunluğu yaşatandan nefret edemediğin zamanlar oldu mu hiç?
Gözünün içine baka baka kolunu bacağını kesen bir insanın yüzüne sevgi dolu bir gülümseme ile bakabildiğin zamanlar oldu mu hiç?
Hayatta inandığın bütün değerlerini altüst eden birisine aşk şiirleri yazabildin mi?
Onu içinde korumanın seni yok etmek olduğu zamanlara feda oldun mu hiç?
İçinde ağlayan çocuğa umut şarkıları söyleyemediğin, özlemini, susuzluğunu, açlığını gideremediğin zamanlar oldu mu hiç?
Kanayan yarasını gördüğün ama merhem olamadığın zamanlar. Gücünün, hani o tanrısal gücünün bir çocuğun ağlamasını
susturamayacak kadar olduğunu gördüğün zamanlar oldu mu hiç?
Hiiiiiiiç…. Hiiç… hiç… bir hiç..
Can yücel


On Yılda Bir Gerçekleşen Şeydir Aşk. Diğer Insanın Mahvettiğini Sandığın Şeydir Aşk. Çalan Telefondur Aşk, Aynı Ses Ya Da Başka Bir Ses Ama Asla Doğru Ses Değil. İhanettir Aşk. Evsizlerin Ara Sokaklarda Alev Alev Yansımasıdır Aşk. Eski Bir Los Angeles Otelinin Çatısına Yağan Yağmurdur Aşk. Istakoz Gibi Haşlanma Biçimimizdir Aşk. Söylediğimiz Bütün Yalanlardır Aşk. Çığlığı Hala Yankılanan Andır Aşk. Yerde Sürünen Şeydir Aşk. Bir Yabancıya Dayanmış Dans Eden Karındır Aşk. Ve Çok Fazla Ve Fazlasıyla Erken Kullanılan Bir Sözcüktür Aşk.

·                                 Heinrich Karl Bukowski 

Bekleyiş

Sevgidir bekleyiş....Gözleriniz aşkla parlarken Onun yüzünden bir gülücük istemektir... Elinizi tutacağı günü hayal etmektir..Başkalarına aldırmadan özlemektir bekleyiş...
İncesaz…

Seni özlüyorum...Ve hala geleceğin günü bekliyorum...

aşkın tarifi


Aşkın Tarifi
O’nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz..

ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...

dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O...
her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...

iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...

okusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız...
O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol yoksa…
dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız... 

kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...

Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde yarın sizin gününüz!.. 
"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz. 
Can yücel…